
Leyla ve Mecnun yazarından darbe günlükleri
İKİ DARBE ARASINDA
Dr. Lütfü ŞEHSUVAROĞLU
İskender Pala, İki Darbe Arasında adlı kitabıyla şöhretinin doruklarında iken aynı zamanda iyi bir yazarın iyi bir piyasa da yakalayabileceğini yahut yaratabileceğini ispatlamış bulunuyor. İki Darbe Arasında kitabı ordudan uzaklaştırılan binlerce mağdurun da sesi olma özelliğini kaptı. Otuz küsur yıldır bu mağdurların bir müdafii olarak bundan memnun olmam ve sevgili İskender’i tebrik etmem gerekmez mi? Niçin öyleyse içimde adalet duygusunu inciten bir mekanizma harıl harıl çalışıyor?
Divan Edebiyatı Sözlüğü’nün beyaz üniformalı adamı, tanıdığımdan beri pestpaye ile güzide arasında tercih noktasında bizi estetik bir kayguya iten hem bir muvazzaf, hem bir öğretmen, hem de kuşağımızın ülkücülerinden olarak haklı bir şöhrete zaten sahipti. Daha sonra da roman yazarı olarak başarılı bir grafik çizdi. Ayrıca gazete yazarlığını da hani fena değildi. Onun belediyeye kültür hizmeti bakımından katkıları kendine değil belediyeye kâr sağlar. O bakımdan da takdire şayan danışmanlığı vardır.
Onu mezarlıklarda görürseniz bilin ki bu ülkenin tapu senetlerini belgeliyordur. Doktora yaparken de, mezar taşlarını okurken de ister askeri müzede çalışsın ister karargâhta kimse ona kaşının üstünde gözün vardır diyemez. Eşinin başının kapalı olması da her benzer asker için pek rahatsız edici değildir.
İki Darbe Arasında’da da yazdığı gibi kendisini seven çok değerli komutanlar da gelip geçmiş anlaşılan…
Biz bunların hiçbirisini görmedik.
12 Eylül’de o subay olduğunda biz içeri tıkıldık. İşkencelerden geçtik. Haksız yere 2 yıl tutuklu kaldık. 12 Eylül sadece içeri tıkmadı her şeyimizi aldı. Sonraki senelerimizi de kararttı.
Sonra 28 Şubat…
Ben Yazarlar Birliği genel başkanıydım ve 28 Şubat’a karşı belki de tek açıklamayı ben yaptım. Batı Çalışma Grubunu deşifre ettim ve ‘örtülü darbe’ açıklamasını ben yaptım. Akın Birdal’n da katıldığı Flash TV’deki programda ‘omzu kalabalıklar benden fazla vatansever olamaz, 12 Eylül gibi bir darbe yapılamayacağından örtülü darbe yapılıyor’ dedim diye zamanın güçlü ismi ve bugün Ergenekon’dan nedense yargılanmayan Çevik Bir beni mahkemeye verdi. Savcı, ‘merak etmeyin adam hain devlet demiş beraat etmiş’ dediğinde ‘o zaman niye soruşturmaya yer yok kararı vermiyorsunuz’ diye çıkıştığımda bana Çevik Bir imzalı yazıyı göstermiş ve ‘emir yüksek yerden’ diye de uyarmıştı.
Yazı rica ederim diye bitiyordu. Yani Çevik Bir mahkemeye emir veriyordu. Bir hafta sonra da Akın vuruldu. Belki de taşeronlar bizi vurmaya cesaret edemediler… Bir yıl boyunca Akın Birdal ile yargılandım. Akın Birdal’ın yanında otuz kamera ve bir o kadar sivil toplum kuruluşu vardı benim yanımda sadece avukat kardeşim. Bugünün kahraman, demokrat, liberal ve darbe karşıtı Müslümanlarından(!) hiçbiri yoktu.
Şimdilerde gazetelerde yiğitlik (!) taslayan bunca gazeteci acaba neredeydi?
Aynı yıllarda sevgili Başbakanımızla sevgili İskender’in komutanı ‘bizim İskender’ diskuru geçmişler bir törende ve işte bu yüzden İki Darbe’de de büyük mağduriyet ve tabii yeni edebiyat eseri için büyük bir fırsat doğmuş…
İskender Pala, edebiyatımızın uzun tarihinde hak ettiği yeri kendi emeği ile elde etmiştir. Onun hatıralarını kaleme alarak şöhret kazanmak isteyen ve yaptığı kahramanlıkları anlatma ihtiyacı duyan bazı kıta subayları gibi bir faaliyete ne ihtiyacı var? Diyelim ki cemaatin hoşuna gitti, diyelim ki, yeni yetme bebeler onu kahraman belledi ne olacak?
İki darbe ya da üç darbe arasında değil de bizzat içinde daha doğrusu altında olanlar niçin hatıralarını yazmazlar?
Ellerine sağlık İskenderciğim zahmet etmişsin; keşki zamanını daha doğru kullansaydın derim ben…
Hakiki arkadaşlık adına…
















