
Geçtiğimiz haftalarda Başbakan Tayyip Erdoğan iki önemli isimle görüşme gerçekleştirdi: Alman Başbakan Angela Merkel ve Fransız Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy. Avrupa Birliği’nin (AB) en güçlü iki ülkesinin liderleri ile yapılan görüşmeler özellikle AB süreci açısından önemli.
Merkel ile Sarkozy, Türkiye’nin AB üyeliğine itiraz eden ve üyelik yerine imtiyazlı ortaklık öneren iki lider. Ancak Türkiye’ye yaklaşımları arasında büyük farklılıklar var.
Merkel, her ne kadar Türkiye’nin AB üyeliğine itiraz etse de, kendinden önce yapılan anlaşmalara, selefi başbakanın imzalarına ve Alman devletinin devamlılığına duyduğu saygı çerçevesinde “şimdilik” müzakere sürecini destekliyor. Ancak bu sürecin açık uçlu olduğunu, üyeliği hiçbir zaman onaylamayacağını da saklamıyor. Sarkozy ise, üyelik sürecini geri dönülemez hale getireceğini düşündüğü beş başlığı bloke etti. Merkel müzakerelerin bir şekilde devam etmesinden yana iken Sarkozy durdurulması gerektiği kanısında.
Sarkozy; AB üyeliğini koşullara bağlamıyor, Türkiye üzerinde baskı yapmıyor, müzakere sürecini uzatarak “bu süreçte ne yaptırsak kârdır” şeklinde bir düşünceye de sahip değil. Öte yandan Merkel’in bir taraftan Türkiye’nin AB üyesi olamayacağını savunurken diğer yandan Türkiye’nin yerine getirmesi gereken yükümlülüklerden bahsetmesi ne kadar ahlakî?
Fransız Cumhurbaşkanının Türkiye’nin üyeliğine itiraz etmesinin arkasında Türkiye’nin Müslüman nüfusa sahip olması, coğrafi olarak Avrupa’da yer almaması ve “tehlikeli” komşulara sahip olan sorunlu bir jeopolitik konumunun bulunması gibi nedenler bulunuyor. Bu gerekçelerin haklılık ya da doğruluk payları tartışılır, fakat düzeltilmesi gereken yanlış Sarkozy’nin Türkiye düşmanı olduğudur. Sarkozy de Merkel de Türkiye’nin AB içinde yer almasına itiraz etmekte, fakat önemli ve değerli bir ülke olduğunu kabul ederek ilişkilerin geliştirilmesini savunmaktadır. Ayrıca açıklığı ve dürüstlüğü nedeniyle özellikle Sarkozy’nin hakkını yememek gerekiyor. Sarkozy, Türkiye’nin sempati ile baktığı ve gerçek yüzleri bambaşka olan, özellikle soldaki siyasi kesimler gibi oyunlar oynamıyor.
Fransız ve Alman solu, Türkiye’nin AB üyeliğini, Avrupa’daki çok-kültürlülük idealinin gerçekleşeceği ve medeniyetler çatışması tezinin yanlışlanacağı düşüncesi nedeniyle destekler gibi görünüyor. Ancak görünmeyen niyetleri, müzakere süreci boyunca Türkiye’nin AB ile olan asimetrik ilişkisinden faydalanarak çeşitli amaçlar doğrultusunda istenenleri yaptırmak. Fransız Parlamentosunda 1915 olaylarının soykırım olarak kabul edilmesini Sosyalist Parti sağladı. Sosyalistler, Türkiye’nin AB ile müzakerelere başlayabilmesi için sözde Ermeni soykırımını kabul etmesinin bir önşart olması için çaba sarf ettiler. Hâlâ da Türkiye’nin soykırımı kabul etmemesi durumunda kendi sözleri ile “AB’nin kapıları suratlarına kapanır” diyorlar. Gerek Fransız gerekse Alman Solunun, terör örgütü PKK’ya verdiği büyük desteği de hatırlatalım.
Sol kesimin Türkiye’nin üyeliğine “şimdilik” olumlu gibi yaklaşmasının nedeni, müzakere sürecinde bazı isteklerinin yerine getirilmesini sağlamak. Bunlar sözde Ermeni soykırımının kabul edilmesi; azınlık hakları dedikleri, ancak azınlıkların tamamını değil sadece tek bir etnik grubu ileri sürerek talep ettikleri siyasi ve kültürel haklar, ordunun siyasi hayattaki ağırlığının kaldırılması, Kemalizmin ortadan kaldırılması gibi hiçbiri Türk toplumunun lehine olmayan konular.
Almanya’da yaşayan çok sayıda Türk nedeniyle Almanya ile ilişkiler, Fransa ile olduğundan daha hassas. Almanya’daki Türkler nedeniyle aslında Almanların Türkiye ile ilişkileri risk altında. Herhangi bir ciddi sorun durumunda Almanya’daki milyonlarca Türkün ayaklanması çok büyük bir krize neden olacaktır. Diğer taraftan Almanlar, asimilasyona direnen, hatta bir de baskınlığı ile kimi zaman Almanları da etkileyen Türk kültürünü tehdit olarak görüyorlar.
Bu nedenle sağdan ya da soldan olsun Alman hükümetleri, Türklerin birlik içinde olmalarının önüne geçmek ve çeşitli parçalara bölmek için, diğer bir ifadeyle Türk toplumunu heterojen hale getirmek için çalışıyorlar. Yugoslavya için “böl-yönet politikası” öngören Almanlar, aynı politikayı Almanya’daki Türkler için de uygulamaya çalışıyorlar. Bunda da büyük ölçüde başarılı olduklarını söylemek gerekir. Almanya’daki Türkler hem etnik köken hem de mezhep olarak bölünmüş durumdalar. Alman devletinin İslam konusunu kendi kontrolü altına alarak serbestlik tanıması, kendi sözleri ile “Türklerin Türkiye ile bağlarının koparılması” amacı ile gerçekleştiriliyor. Almanya’da Almanca dışında dillerin kullanılmasını tehlike olarak gören, Türkleri azınlık olarak görmeyen ve bunu hiç düşünmeyen Almanya Türkiye’ye aynı konularda baskı yapacak kadar ileri gidebiliyor.
Bilindiği gibi Türk devletine yönelik eylemleri veya eylem planları nedeniyle yasaklı olan birçok grup Almanya’da rahatlıkla faaliyet göstermiş, hatta çalışma alanlarını genişletebilmiştir. Örneğin PKK, Alman halkına yönelik bir sorun çıkarmadığı müddetçe serbestçe faaliyetlerini sürdürmüş, hatta destek bile görmüştür. Terörist başı Öcalan’ın vermiş olduğu ifadesinde, şiddete başvurmama karşılığında PKK’nın Alman hükümetinden yardım aldığı biliniyor. 1991 yılından beri Almanya, Güneydoğu’da PKK’ya yönelik yürütülen operasyonlarda Alman silahlarının kullanılmasını, sivil halkın zarar gördüğü iddialarını öne sürerek eleştirmiş ve aynı zamanda Türkiye’ye yapılması planlanan askerî yardım ve silah sevkiyatını durdurmuştur.
Türkiye’nin, sahip olduğu farklı kültür ile güçlü bir ülke olarak AB üyesi olması, AB’nin özellikle büyük ülkelerinin işine gelmiyor. Çünkü güç kaybedecek ve en fazla olumsuz yönde etkilenecek olanlar, halen AB içindeki güçlü olan ülkeler. Dolayısıyla Fransa ile Almanya’nın Türkiye’nin üyeliğine itiraz etmesi tesadüf değil. Her iki ülkenin lideri de Türkiye’nin AB üyeliğine itiraz ediyor, imtiyazlı ortaklık ya da daha farklı statüler öneriyor. Türkiye’nin kızdığı ve eleştirdiği nokta, bu üyeliğe itiraz etmek için geç kalınmış olması. Çünkü her iki liderin de selefleri Türkiye’nin AB ile müzakerelerinin başlaması için imzaları atmışlardı. Sarkozy, Fransa’nın yarı başkanlık sisteminin kendisine sağladığı avantajı kullanarak, diğer bir ifadeyle “kral” gibi hareket ederek, önceki anlaşmaları, imzaları, belgeleri tanımadığını açıklayarak, aslında Fransız devletinin güvenilirliğine darbe vurdu. Yine de Sarkozy’nin diğer birçok liderden çok daha dürüst olduğunu, çünkü Türkiye üzerinden oyun oynamadığını, müzakere sürecinden faydalanarak Türkiye’yi zayıflatmak gibi bir amacının olmadığını söyleyebiliriz.
















