Giriş     Üye ol
Eski ve yeni liderler aynı cenazede  * Bursa'da ilk 11'ler belli oldu  * Şimdi de LPG'cilik moda! * Bahçesinden servet çıktı  * Milli tenisçiden büyük başarı  * Niyetini ortaya koydu  * Sarkozy'nin ikizi çıktı! *  

KACZYNSKI POLONYASI'NIN ÖNEMİ

NAVİGASYON
deniz-altinbas@hotmail.com

Dr. Deniz Altınbaş
Dr. Deniz Altınbaş

Polonya Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski ile birlikte 100’e yakın kişinin öldüğü uçak kazası konusunda ciddi iddialar ortaya atıldı. İnternette ve haber merkezlerinde gösterilen video görüntülerinde uçak kazasından yaralı olan kurtulanların silahla vurulduğu iddia ediliyor. Daha da ilginci, video kaydını yapanın bir Rus olduğu, görüntüler yayınlandıktan sonra bıçaklanarak hastaneye kaldırıldığı, hastanede ise yaşam destek ünitesinin kapatıldığı ileri sürülüyor. Uçakta bulunan koruma görevlilerinin silahlarının kayıp olduğu ise bir başka dikkat çekici iddia. Bu görüntülerin gerçek olup olmadığı henüz belirlenmedi. Fakat herhangi bir iddia ortaya atılmadan önce, uçak yeni düştüğünde dahi bazı şüpheler vardı. Polonya’nın “düşürülmesi”ni kimler neden istemiş olabilir?

Polonya, son zamanlarda gerek Rusya ile ilişkileri, gerek ABD ile yakınlığı, gerekse Avrupa’daki güç dengelerini etkilemesi gibi özellikleri ile ön plana çıkan bir ülkedir. Avrupa Birliği’nin (AB) Rusya ile yakınlaşmasına yönelik girişimleri veto ederek engelleyen ülkelerden biri olan Polonya, ABD’nin Polonya topraklarında üs kurmasını da kabul etmişti. Doğu’dan gelecek füze saldırılarına karşı bir kalkan olarak kullanılması amaçlanan projenin amacı İran ve Kuzey Kore tehlikesine karşı koymak gibi görünüyordu. Fakat Rusya, sistemin kendisine yönelik olduğunu ve buna karşılık vereceğini, hatta üst düzey bir Rus General Polonya’nın cezalandırılacağını belirtmişti.

Polonya’nın karşısına aldığı tek ülke Rusya değil. AB içindeki güç dengelerini sarsması nedeniyle, özellikle Fransa ve Almanya gibi büyük ülkeleri kızdırmıştı. Polonya Cumhurbaşkanı Kaczynski, Çek lider Vaclav Klaus ile birlikte AB içinde son zamanlarda “dik başlılıkları” ile gerginlik yaratıyordu. AB’nin siyasi entegrasyon sürecini, Birlik içindeki zayıf ülke-güçlü ülke çekişmelerini, yapılan baskıları ve Lizbon Anlaşması’nı eleştiren liderler AB içinde krizlere neden oluyorlardı. Lizbon Anlaşması’na karşı olduklarını belirten her iki isim, belgenin imzalanma sürecini uzatarak AB içinde gerginlik yaratmışlardı. 

 

Polonya, 2004 yılında AB üyesi olmasına rağmen, Batı Avrupa’lı eski ve büyük üyeler tarafından “ikinci sınıf üye” konumuna hapsedildiğini düşünen, fakat son zamanlarda Çek Cumhuriyeti ile birlikte sesini yükseltebilen bir ülke konumuna geldi. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin Akdeniz Birliği önerilerinden sonra, Polonya da kendi arka bahçesini düşünerek AB’nin doğudaki komşularını içine alan “Doğu Ortaklığı” projesini öne sürdü. Böylece aralarında Ukrayna gibi büyük ve önemli bir ülkenin de bulunduğu ve halen büyük ölçüde Rusya kontrolü altındaki bölgenin liderliğini üstlenme girişiminde bulundu.

Polonya lideri Kaczynski, Rusya ile birlikte Almanya ve Fransa’yı da karşısına almıştı. Sarkozy, Polonya’nın potansiyel gücü nedeniyle endişelendiğini açıkça belli ediyordu. Özellikle AB’nin önemli toplantılarından önce olmak üzere, sık sık kendi aralarında bir araya gelen Doğu Avrupa ülkelerinden “şüphelendiğini” söylemişti. Fransa, sık sık Almanya ile görüşürken; Avrupa’da kültürel ve coğrafi yakınlık nedeniyle ortak çıkarları bulunan başka ülkelerin de sıklıkla bir araya geldiği ve ortak tutum belirlemeyi gelenek haline getirmiş oldukları biliniyor. Fakat Sarkozy, bu ülkeleri “kötü alışkanlıkları” nedeniyle uyarmak zorunda hissetti. Fransız lideri asıl endişelendiren bu grubun sadece tek bir üyesi: Polonya.

Kaczynski liderliğindeki Polonya; İngiltere, Almanya ve Fransa gibi AB’nin en güçlü ülkeleriyle birlikte masanın belli köşesinde oturmayı hak ettiğine inanıyor. Diğer Doğu Avrupa ülkeleri gibi yeni, küçük, zayıf, ikinci ülke muamelesi görmemesi gerektiğini düşünüyor. Polonya’nın bu inancı ve kendine güveni, onun gerçekten de AB içinde hızla güçlenmesine ve giderek diğer büyük ülkeler gibi etkili ülkelerden olmasına neden oluyor.

Kaczynski Polonyası, Fransa-Almanya liderliğini sarsarak güç dengelerinin doğuya kaymasına neden olmakla kalmamış, Rusya’yı da hem AB ile ilişki geliştirmesinin önüne geçerek hem de ABD’nin füze kalkanı projesine onay vererek karşısına almıştı. Uzun süredir mevcut olan uluslararası dengeler içindeki eski aktörlerin, yeni aktörlere ve yeni sarsıntılara da kendini koruma güdüsü ile sert tepkiler vermesi uluslararası ilişkiler çerçevesinde olağandır.  

Polonya Cumhurbaşkanı 2007 yılında Türkiye’ye yaptığı resmî ziyarette, dönemin önemli düşünce kuruluşlarının başında gelen ASAM’da (Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi) “Uluslararası Siyasette Dayanışma Kavramı” başlıklı bir konferans vermişti. Türkiye’nin AB dışında bırakılmasını eleştiren Kaczynski, Türkiye’nin Müslüman bir topluma sahip olması nedeniyle üyeliğine yönelik yapılan itirazları kabul etmediğini, koyu Katolik olan kendi ülkesinde dahi Türkiye’nin Müslüman nüfusunun tartışma konusu yapılmadığını belirterek ifade etmişti.

Polonya ile Türkiye ilişkileri, çoğu zaman karşılıklı destek ve özel bir dostluk çerçevesinde olmuştur. İkili ilişkilerin başlangıcı 14. yüzyıla kadar götürülür. Her iki ülkenin de güçlendiği 16. ve 17. yüzyıllarda çok sayıda savaş yaşanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun gerçekleştirdiği II. Viyana kuşatmasında, Avrupa’yı Polonyalı şövalyeler “kurtarmıştır”. 18. yüzyılın sonlarında Lehlerin zayıflaması sonucu, ülke Avusturya ve Prusya tarafından paylaşılmıştır.

18. yy sonunda Lehistan’ın Rusya tarafından işgali ve parçalanmasını bir tek Osmanlı devleti kabul etmemiştir. Hikâyeye göre, Osmanlı padişahı yabancı diplomatları her kabul edişinde Lehistan elçisini de sorar. Sadrazam padişahın kulağına fısıldarmış gibi yaparak ama herkese duyurmak üzere şöyle der: "Lehistan elçisi yoldadır, ancak yollardaki müşkülat yüzünden gecikmiştir". Bazı kaynaklarda ise Osmanlı padişahlarının yabancı elçileri kabul ettikleri davetlerde Rusya, Avusturya ve Prusya elçilerine her seferinde “Lehistanlı meslektaşınız nerede? Aranızda göremiyorum da!” şeklinde konuştuğu yer alır. Bu, Osmanlı yönetiminin Leh devletinin parçalanmasını tanımadığını gösteren önemli bir örnektir.

İstanbul, 19. yüzyılın Polonyalı göçmenlerin önemli yerleşim merkezlerinden olmuş; yapılan anlaşmalara ve baskılara rağmen Polonyalı mülteciler hiçbir zaman iade edilmemiştir. Abdülmecit’in “tahtımı veririm fakat devletime sığınanları asla geri vermem” sözlerinin bu iade talebine yönelik olduğu ileri sürülür.

Polonya, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmen tanındığı Lozan Antlaşması’nın Avrupa devletleri tarafından imzalanmasından bir gün önce, yeni kurulan devleti tanıyan ilk Avrupa ülkesi olmuştur. II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası Polonya’yı işgal edince, Almanya’nın Türkiye büyükelçisi,  Polonya büyükelçiliği binasının Anschluss Anlaşması gereğince kendilerine verilmesini istemiştir. O dönem cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü, Polonya ile olan geleneksel dostluğu öne sürerek bu talebi yerine getirmemiştir. Yakın tarihte Türkiye, NATO üyeliği çerçevesinde Polonya’ya destek vermiştir. Bugün AB’ye üyelik süreci içinde Polonya, önemli bir yandaş olduğu gibi, bu yoldaki tecrübelerini de Türkiye ile paylaşmaktadır.

Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci ortadan kalksa dahi, AB içinde, belki Çek Cumhuriyeti ile birlikte önemli güçlerden biri olması muhtemel Polonya ile ilişkilerine ağırlık vermesi önemlidir. AB üyesi olsa da olmasa da güç dengelerinin doğuya kaymakta olduğu ve Polonya’nın bu noktada ortaya çıktığı bir gerçektir.

Yazı tarihi: 23-04-2010
Bu yazı 1035 kez görüntülendi.

Arkadaşınıza gönderin

Bu habere ilk yorumu siz yapın

Köşe yazısını yorumla


Notice: Undefined index: katid in /home/kulhaber/public_html/inc/haber_yan.php on line 3

Köşe yazarlarımız

Foto Galeri